|
TÜRKELLİ BELDESİ COĞRAFİ KONUMU ve BİTKİ ÖRTÜSÜ |
|||||||||||||||
| Türkelli Beldesi, idari yönden TRABZON / Beşikdüzü ilçesine bağlıdır. Trabzon il sınırının en batısında, Beşıkdüzü ilçesinin güney batısında yer alır. Türkelli Beldesi'nin doğusunda Oğuz Deresi, batısında Giresun il sınırı bulunmaktadır. Bu gün bir belde üç köyden oluşan Oğuz köyleri, kuzeyden güneye geniş bir arazi üzerine kuruludur. İl Merkezi Trabzon'a 57 km, ilçe Merkezi Beşikdüzü'ne 12 km.dir.
İL: Trabzon Trabzon İlçeleri: Merkez ilçe • Akçaabat • Araklı • Arsin • Beşikdüzü • Çarşıbaşı • Çaykara • Dernekpazarı • Düzköy • Hayrat • Köprübaşı • Maçka • Of • Sürmene • Şalpazarı • Tonya • Vakfıkebir • Yomra İlçe: Beşikdüzü
Beşikdüzü'nün
Beldeleri :
Türkelli •
Yeşilköy
|
|||||||||||||||
|
BİTKİ ÖRTÜSÜ
TAFLAN
(KARAYEMİŞ) Kuzey İran'da Karadeniz'in doğu kıyılarında ve Balkanlar'da kendiliğinden yetişen bu bitki iri, parlak koyu yeşil yapraklarından ötürü park ve bahçelere süs ve gölge ağacı olarak dikilir. Bazı yörelerde meyveleri taze yemiş olarak tüketilir. Orman içi gölgelik yerlere, duvar kenarlarına ve nemli toprakları seven taflan "6" metreye kadar boylanabilir. Baharla beraber açan beyaz çiçekleri dik salkımlar oluşturur. Ortadaki kalınca sapın çevresine dizili olarak gelişen taflan meyvası, olgunlaştıkça siyaha yakın mavi-mor bir renk alır.
Taze taflan yaprakları suya damıtılarak yatıştırıcı, öksürük
kesici,solunum uyarıcı olarak kullanılan
MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ:
GENEL KULLAINIMI:
TÜRKİYE'DE DAĞILIMI: Derleyen Nural Emiroğlu |
|||||||||||||||
|
BİTKİ ÖRTÜSÜ Beldemiz, Karadeniz iklim ve bitki örtüsü özelliklerini taşır(dı). Değişim sürse de taşımakta.
Karadeniz iklimi içinde de Doğu Karadeniz İklimi olarak özellikleri
farklılık gösterir. Bu iklime uygun olarak ta, Doğu Karadeniz'de Batı kesimden daha gür olmak üzere yer yer daralan, yer yerde genişleyen bir şerit halinde aşağı seviyelerde bazı maki elemanlarını da (Sandal, Kocayemiş, Menengiç, Akçakesme) içine alacak şekilde devam eder. Sonra ise Kuzey yamaçları boyunca 200 m başlıyan kayın, kestane, ıhlamur, gürgen, meşe, akçaağaç, kızılağaç gibi yapraklarını döken ağaçlardan oluşan ve 1200 m. ye kadar devam eden bir kuşak ile karşılaşılır. Burası aynı zamanda yapraklı koru ormanları olarak bilinen sahadır.
EKOLOJİ Bilindiği gibi son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çevre sorunları gün geçtikçe büyümekte ve daha fazla güncellik kazanmaktadır.Bu sorunlar, ozon tabakasındaki delikten hava kirliliği, deniz kirliliği, göl ve akarsu kirliliği, toprak kirliliği, gürültü kirliliği, plansız şehirleşme ve sanayileşme, toprak erozyonu, sel ve taşkın problemleri, bitki ve hayvan türlerinin soyunun tüketilmesine kadar uzanmakta, bunun sonucunda tabiattaki denge ve ahenk büyük ölçüde insan etkisiyle bozulmaktadır. Ülkemizde bugün belki de en önemli çevre sorunu, erozyon ve toprak kayıplarıdır. Tarihte büyük medeniyetler toprak ve su kaynaklarmca zengin alanlarda gelişmiş, bu kaynakların tahrip ve yokedilmesi de yine bu büyük uygarlıkların sonunu getirmiştir. Buna örnek olarak Mezopotomya ve İnka medeniyetlerini verebiliriz. Mezopotamya medeniyeti Anadolu'dan taşınan toprağın altında kalmıştır. Güney Amerika'daki İnka'lar tarım bakımından ileri gitmiş zengin bir toplum iken, ormanları tahrip edip yeni tarım alanları açmış, bunun sonucunda artan erozyonla toprakları gitmiş, verim düşmüş, artan nüfuslarını besleyemeyerek zayıf düşmüşler ve medeniyetleri çökmüştür. Ülkemizde nüfus hızla artmakta, buna karşılık tarım alanları artmayıp aksine azalmaktadır. Çünkü, tarıma uygun l. sınıf arazi üzerine her yerde ve herkesin gördüğü gibi binalar, fabrikalar, şehirler - alternatif alanlar olmasına rağmen- inşa edilmektedir. Bu şekilde fert başına düşen tarım alanı küçülmektedir. Ülkemiz tarım ürünleri üretimi bakımından kendisine yeten ender ülkelerden birisi olmasına rağmen bununla çok övünülmemelidir. Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde kısa süre sonra kendisini besleyemez duruma düşmemiz kaçınılmazdır. Ülkemizde ormanlar da hızla tahrip edilmekte, orman alanları azalmakta, nitelikleri düşmektedir. Bu bakımdan odun hammaddesi üretimi ihtiyaca yetmemektedir. Daha şimdiden ülkemizde yetiştirilen bazı tarım ve orman ürünleri dışarıdan ithal edilmeye başlanmıştır. Ülkemiz tabii kaynaklarının detaylı envanter ve sınıflandırılması şimdiye kadar yeterince yapılmamış, yapılanlara da uyulmamıştır. Bu konudaki en büyük problem, Arazi Kabiliyet Sınıflandırmasına uyulmaması ve arazinin yanlış kullanılmasından doğmaktadır. Orman ve arazi kadastrosu yapılmadığı çin bazı yerlerde ve durumlarda orman arazisi işgal edilmiş, orman ortadan kaldırılmıştır. Doğu Karadeniz Bölgesindeki illerin orman kadastrosu görmüş alanları, Giresun'da %5.2'si, Ordu'da %6.6'sı, Trabzon'da %5.8'i, Rize'de %9'u, Artvin'de %5.4'üdür (2). Ülkemizin Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerindeki l. sınıf, tarıma uygun verimli tarım alanları; şehirleşme, sanayileşme, yol, askeri ve turistik tesisler, havaalanları gibi kullanımlar sebebiyle elden çıkmaktadır. Doğu Karadeniz bölgesinde tarım yapılabilir 1,2,3. sınıf arazilerin nisbeti toplam arazinin %2.1'idir. Bu oran Trabzon'da %1.01, Rize'de %0.43'dür (3). Yani, Trabzon'un tüm arazisinin sadece %1'i, Rize'nin ise %0.43'ü tarım yapılabilirarazidir. Çoğu kıyı kesimlerde az ve kıt olan bu verimli topraklar şehirleşme, sanayileşme, havaalanı gibi tesisler ile ortadan kaldırılmaktadır. Bu gibi yararlı tesislere ülkemizin büyük ihtiyacı vardır. Ancak bunların kurulabileceği daha verimsiz alternatif alanlar varken ve gerekli teknik önlemler alınmadan yapıldığında bunlar çevreyi kirletmekte ve insan sağlığına zarar vermektedir (Trabzon çimento fabrikası ve Murgul bakır fabrikası gibi). Ormanlık yukarı kesimlerde ise gizli ve açık orman tahribatı sürmektedir. Ormanlar, aşağıdan yukarı doğru tarım alanı açmak için, yukarıdan aşağı da yaylacılık ve hayvancılık için baskı altına alınmakta, alanları daraltılmakta bazen de ortadan kaldırılmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesi; dağlık, arazi çok eğimli ve yağışı da boldur. Orman sınırları aşağıdan fındık ve çay tarımı ile yukarıdan da yaylacılık ile daraltılmaktadır. Yaz aylarında birçok yerde irili ufaklı yayla ve obalar kurulmakta, şenlikler düzenlenmektedir. Bu yerlerdeki insan ve hayvanlar tarafından ormanlar tahrip edilmektedir. Ormanlardan odun temin edilmekte, hayvanlar usulsüz olarak otlatılmaktadır. Orman altındaki ölü örtü toplanılmakta ve otlatılmakta dolayısıyla ormanlarda ölü örtü, yeteri kadar bulunamamaktadır. Bu şekilde ekosistemdeki besin dolaşımı bozulmakta, orman toprağı bitki besin maddesi bakımından fakirleşmekte, verim ve taşıma kapasitesi azalmaktadır. Ölü örtünün bölge açısından belki daha da önemli değeri onun hidrolojik fonksiyonlarıdır.Ölü örtü ve humus kendi ağırlığının 9 katı kadar sututabilmektedir. Bölgemizde yapılan bir araştırmada; ölü örtünün kendi ağırlığının 5 katı kadar su tutabildiği ve tahrip edilmemiş bir kayın ormanımızda ölü örtü miktarının 25 ton / hektar civarında olduğu görülmüştür. Bu hektarda 125 ton suyun sadece ölü örtü tarafından tutulabileceğini göstermektedir. Ayrıca ölü örtü; yağmur damlasının mekanik olarak toprağı dövüp dispersleştirmesine de engel olur ve adeta bir battaniye gibi toprağın yüzünü örterek onu aşınmaktan korur. Otlatma ve aşırı faydalanma ile orman topraklan ölü örtü ve humustan mahrum kalmakta, toprak sıkışmakta dolayısıyla infiltrasyon (suyun toprağa girmesi) ve su tutma kapasitesi azalıp yüzeysel akış ve erozyon artmaktadır. Bölgedeki sel ve heyelan olaylarında, orman azalması ve bozulmasının, ölü örtünün kaldırılmasının çok büyük rolü vardır. Brezilya-Amazon ormanlarında yapılan araştırmalara göre, orman ekosistemine giren yağışın 3/4'ü yüzeyden akıp gitmeden ve yeraltı suyuna karışmadan atmosfere geri dönmektedir. Bu ise, yağışın 1/4'ünün toprakta depolanması ve dere akışına dönüşmesi demektir. Sözkonusu araştırmalara göre ormanla kaplı bir bölgeden atmosfere geri yükselen su buharının miktarı, otluk-çalılık bölgeden çıkanın 2 katı, çıplak bir bölgeden çıkanın 10 katıdır. Bu bitki örtüsü kesildiği zaman yüzeysel akış olmakta, bitki besin maddeleri ve toprak sistemden çıkmakta ve böylece denge bozularak ekosistemin verim gücü ve taşıma kapasitesi azalmaktadır Trabzon ve civannda ise, 1990 yılı Haziran ayında meydana gelen sel felaketinde ormansızlaşmanın rolü çok büyüktür. Suyun toplanma bölgesi olan havzaların yukarı kesimleri açık (yayla) veya bozuk karakterde ormanla kaplıdır. Aşağı kesimler de yine aynı şekilde tahrip edilmiştir. Dolayısıyle havzaya düşen yağış, orman, ölü örtü ve sığ olan toprak tarafından yeteri kadar tutulmaksızın ve dolayısıyla engellenip dereye ulaşması geciktirilmeksizin dereye ulaşmakta ve böylece ani ve yüksek (pik) akımlar meydana getirmektedir. Bu tip ani ve yüksek akımlar ormansız havzaların karakteristiğidir. Ormanlık havzalarda, yağış tutulup dereye ulaşması geciktirilmekte, bir kısmı evapotranspirasyonla (buharlaşma ve terleme) harcanmakta, dolayısıyla derelerde suyun ani yükselmesi yerine uzun zamana yayılması durumu ortaya çıkmakta ve akış rejimi düzenli olmaktadır. Amazon ormanlarında, sisteme giren yağışın 3/4'ü ekosistem tarafından tutulup harcandığı yukarıda belirtilmişti. Bölgemizde meydana gelen afet sırasında da bu yağışın hiç olmazsa 2/4'ü ekosistem (özellikle toprak ve bitki örtüsü) tarafından sistemde tutulup harcanabilseydi, derelere ulaşan su miktarı daha az olacak ve böylece tahribat da büyük ihtimalle bu büyüklükte olmayacaktı. Çünkü, Bölgede ormanlar aşırı derecede azaltılmış ve tahrip edilmiştir. Uzaktan görülen yeşillik aldatıcıdır. Orman amenajman planlarına dayanılarak yapılan bir çalışmada Trabzon- Akçaabat ilçesindeki havzalarda 1970-1983 yılları arasındaki 13 yıllık dönemde; Söğütlüdere havzasında 3860 dekar, Kireçhane deresi havzasında 120 dekar, Kavaklı deresi havzasında 1230 dekar, Danca 960 dekar, Çatalzeytin deresi havzasında 1700 dekar olmak üzere toplam 7870 dekar orman alanı azaltılmıştır. Yine aynı 13 yıllık dönemde Doğu Karadeniz Bölgesindeki Orman Bölge Müdürlükleri orman sahalarında büyük azalmalar görülmüştür. 1970 yılında Giresun Orman Bölge Müdürlüğü Orman alanı, 442599 ha.; Trabzon 535782 ha. iken 1983 yılında bu rakamlar; Giresun'da 426774 ha., Trabzon'da 523141 ha.'a düşmüştür (2). Kaybolan bu alan, tanm ve otlak alanlanna dönüştürülmüştür. 1983- 1992 yılları arasında ve diğer havzalarda da tahribat sürmüş ve hâlâ sürmektedir. Bunlar da hesaba katılırsa tahribatın daha da korkunç boyutlarda olduğu meydana çıkmaktadır. Halbuki bölgede yağışın fazla olması, arazinin çok eğimli olması nedeniyle orman alanlannın azalması yerine bilakis arttınlması gerekmektedir. Bölgede çapa tarımına uygun arazi yok denecek kadar azdır. Kullanılan arazi sınıflama sistemine göre de tarıma uygun arazi çok azdır. Ancak, ekonomik ve sosyal zorlamalar nedeniyle tarım yapılması gerekse bile buna belirli sınırlamalar ve standartlar getirilmesi gerekmektedir. Yanlış arazi kullanma ve orman tahripleri sonucu oluşan erozyon ve sel olayları toplumun tüm kesimlerine olduğu gibi gelecek kuşaklara da zarar vermektedir. (KAYNAK: www.ekolojidergisi.com.tr )
|
|||||||||||||||
|
Garezenun Gülsen gönderdi... Keçi Orman İçin Zararlı Değil Yararlı da Olabilir En önemlisi de orman diplerinin temizlenmemesidir. Orman diplerinin temizlenmemesi ve yapılan ihmaller yangınların hızla yayılmasına neden olmaktadır. Tabii bütün bunlar orman yönetimi açısından önemli stratejilerdir. Uzun zamandır yüksek yapılı bitkilerin kök biyolojisini çalıştığım için ağaca ve ormana ayrı bir ilgi duymaktayım Orman Mühendisleri Marmara Bölgesi Başkanı Prof. Dr. Uçkun Geray ise ilkimin kuraklaşması ile başlayan yangınların arttığını, yangın söndürme ekonomisi uygulanması gerektiğini belirtti. Ancak bütün bu önlemlere rağmen doğanın kendi yöntemleri ve ekolojisine de dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle doğanın ve ekolojinin yasalarından biri de keçinin ekosistemdeki yeridir. Akdeniz bölgesinin orman yangınları bakımından diğer bölgelere göre daha az etkilendiği belirtilmektedir. Yangının nedenini tam olarak bilmiyoruz ancak Akdeniz bölgesinde meydana gelen yangınlar ile birlikte aklıma kıl keçilerinin varlığı gelir.
Keçi Akdeniz Bitki Örtüsü İçin Zararlı mı? Orman yangınları söz konusu olduğunda konuyu bilen bilim insanları için hep akla keçiler gelir. Genelde keçiler orman için zararlıdır diye suçlu ilan edilir. Hatta bazıları için ormana zarar veriyor gerekçesiyle soyu tükensin diye fetva da verilmektedir. Ancak gerçeğin kendisi öyle değildir. Akdeniz maki bitki topluluğunun olduğu alanlarda belki daha eski olan tarihi kayıtlı bilgi ile MÖ 4000 yıllarından bu yana yaşadığını tahmin ettiğimiz latincesi Capra İngilizceci Ordinary Goat olarak bilinen kıl keçileri doğanın bir parçası olarak varlıklarını günümüze kadar sürdüregelmişlerdir. Bir yandan doğanın bir parçası olan keçilerin doğanın düşmanı ilan etmek doğanın diyalektiğine aykırıdır. Her türlü arazi koşullarına adapte olabilmesi ve manevra yeteneği yüksek olan kıl keçisi genelde düz ovada beslenmek yerine orman ve kayalık alanda beslenmeyi daha çok tercih etmektedir.
Doğaya Saygı, Keçiye Saygı Ormanı Yangından Korur Orman yangınları konusundaki en önemli yönetim, anlayışıma göre dip temizleme işlemidir. Bilindiği gibi keçinin otlandığı makilik Akdeniz ekosisteminde dip temizlemeden dolayı daha az yangın çıktığı da bilinen bir gerçektir. Ülkemizde Akdeniz havzasında 100 milyon hektarlık alan kaplayan ve Akdeniz iklim tipinin klimaks bitki örtüsü olan makiliklerin varlığını bugüne kadar taşımasında keçilerin varlığı da inkar edilemez. Keçinin hep maki bitki örtüsüne sahip ormanlar üzerinde baskı unsuru olduğu söylenir. Bu nedenle ormanların genç fidanlarını yok ettiği iddia edilir. Evet ormanların genç fidanlarına zarar verdiği doğrudur, ancak keçilerin olduğu ortamda ormanların varlığını günümüze kadar sürdürdüğü de bir başka geçektir. Ancak unutmamak gerekir ki orman yangınlarının neredeyse tamamına yakınının nedeni insan faktörü ve açılan alanların doğaya uygun olmayan baskı, yeni kesim, tarla açma ve kültür ormanı alanlarından kaynaklandığını belirtmek gerekir.
Kontrollü Keçi Otlatılması Yararlıdır Dünya bilim çevrelerinin önerdiği ve bizim orman bakanlığının da kabul ettiği “keçiler ormanların fahri dip temizleyicileri” ifadesi çok anlamlıdır. Keçilerin orman içinde yarattıkları seyreltme olayı ve açtıkları patika yollardan dolayı hem yangın çıkması ve yayılması engellenmiş olmakta hem de yangın çıkması olasılığında iç alanlara ulaşılmasında yarar sağlayan etkisi bulunmaktadır. Kemirgen ve selülozu yüksek bitkileri tercih eden keçiler makiliklerde bir tarafta dipte biriken otları temizlerken diğer taraftan ağaçları üst dallarını 1.5-2 m kadar tırmanarak besinlerini sağlarken doğal olarak ağaçları budayarak yangından korur. Keçinin olmaması durumunda diğer otlar gelişiyor ve yazın kuruyan otlar mercek etkisi yapan cam kırıkları nedeniyle yangına davetiye çıkarılmaktadır. Özellikle makilikler arasında koridorlar açarak olası yangınları önlemeleri ormancılar tarafından benimsenmektedir. Keçilerin sürgünlerin olduğu dönemin dışında otlatılması bu konuda orman köylülerinin bilinçlendirilmesi ve ormanın sürdürülebilirliğinin sağlanması bakımından önemlidir. Özellikle vurgulanması gereken KONTROLLÜ OTLATMA ve keçi yetiştiricilerinin bilinçlendirilmesi orman yangınlarının önlenmesi ve ormanların doğasına uygun korunması için yapılması yararlı bir işlemdir.. Bilim İnsanları Keçi-Ekosistem-Yangın İlişkisini Araştırmalıdır Kaldı ki yangınlar çoğunlukla rantın yüksek olduğu müdahaleli alanlarda çıkıyor. Yeni veya yenilenen dikim alanları başta olmak üzere ekosistemin taşıyamayacağı ağaçlandırma alanlarında yangının çıktığını söylersek yanlış olmaz. Maki bitki örtüsü kendi sürdürülebilirliği en yüksek olan bir bitki topluluğu olup yangın çıkması olasılığı daha az olan korumalı bir bitki örtüsüdür. Yarı kurak, uzun süren yaz sıcaklarının bulunduğu coğrafyalarda makinin kendini sürdürmesi başka türlü de açıklanamaz. Söz konusu alanlarda keçinin sistemden çekildiği durumlarda otsu türlerin çoğalması ile yangına hassas hale gelir ve alanların yangınla tahribatı artar. Nihayet bunun en açık örneği ülkemizin Akdeniz Bölgesinde Ege ve diğer bölgelere göre daha az yangın çıkmaktadır. Bu konuda ormancılar, toprak ve ekoloji bilimcilerininin ortak araştırma yapması çok yararlı olacaktır.
Keçi Orman Dostudur Sorun İnsandan Kaynaklanıyor Son yıllarda doğal bitki örtüsüne ve binlerce yıllık adaptasyona rağmen bir üst Klimaks bitki örtüsünün sisteme alınması ile başlayan kültür ormancılığının toprak, besin ve su talebinin fazla olması nedeniyle hem başarılı olmamakta hem de yangına davetiye çıkarılmaktadır. Bu bağlamda Orman Bakanlığına bağlı Ağaçlandırma Genel Müdürlüğünün konuyu yeniden dikkate alarak tek bitki yerine doğaya adapte olmuş bitki türleri zenginliğine dönmesi ve keçi ile maki bitki örtüsünün korunmalı duruma getirilmesi yararlı olacaktır. Bu bağlamda insanın doğaya müdahalesi durdurulmalıdır. Doğayı kendi haline bırakırsan doğa daha başarılı bir denge içinde yaşamını sürdürecektir. Doğa günümüze kadar aslan ve kaplan gibi geviş getiren hayvanları yiyerek beslenen hayvanlarla dengeyi bozmadığı gibi ağaçların fidanlarını yiyen keçiler de tükenmedi. Doğa kendi dengesini kendisi kurmakta ve ihtiyacı kadarını tüketmektedir. Asıl sorunu gözü doymayan, bir anda binlercesini yok eden insanda aramak gerekir. Doğanın yasalarının bilinmesi doğanın yönetilmesine büyük katkı sunulmasına yardımcı olacaktır. Doğayı bilmeden kulaktan dolma bilgiler ile yola çıkılması durumunda keçiler “günah keçisi” olurlar.
Keçi Sayısını Artıralım, Ormanları Yangından Daha İyi Koruyalım Keçi ile doğanın otlatılması ormanların yangından kurtarılması bakımından önemli bir unsur ocaktır. Onun için Orman Bakanlığının keçi sayısını azaltması değil tam terinse artırması, orman köylüsüne destek çıkması ve koruması önerilmedir. Doğal alanların kontrollü keçi otlatmasına açılması, bölge çiftçisi ve köylülerinin geçim kaynağı olabileceği gibi, sağlıklı süt ve beslenmesi için de yararlı olacaktır. Keçiyi bilmeden düşman ilan etmeyelim, yararlı hayvanın hakkını verelim. İnsan olarak tahrip ettiğimiz, yakıp yıktığımız doğamızın zararını keçiye yüklemekten vazgeçelim. Doğaya ve keçiye saygı, insana ve ormana saygıdan geçer. Keçi ile uğraşmaktan vaz geçelim insanımızı duyarlı ve bilinçli duruma getirecek süreçlere taşımanın yollarını arayalım. Güzelim ülkemizin doğal kaynaklarını doğru tanıyalım, ekolojimizi iyi koruyalım, sürdürülebilirliğin ilkelerine değer verelim. Ülkemizin eğitimli insanlarının orman yangınları konusunda biraz daha duyarlı olması, çevresini başta sigara izmariti, şişe ve diğer mercek etkisi yaratacak materyalleri ormanlık alana atmamaları konusunda toplumun eğitilmesi ve uyarılması yararlı olacaktır. Hepimiz bu coğrafyanın her yönden yaşanılabilir olmasından sorumluyuz. Küçük çıkarlarımız için değil, güzel geleceğimiz için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirelim. Not: Sayın Hocam, bazılarınızın e-posta adresi bir şekilde makinemdeki adres listesine takılmıştır. e-posta almak istemeyenler lütfen belirtin isminizi listeden çıkarırım. Şimdiden ilginize teşekkür ederim. Saygılarımla Not: Daha önce keçi ve erozyon konusunda yazdığım yazımı ilgilenenlerin bilgisine sunuyorum Çukurova’da Keçi ve Erozyon Suçlu keçi mi? İnsan mı? Prof. Dr. İbrahim Ortaş Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Toprak Bölümü, Adana. Erozyon Nedir? Çocukluğumda keçi ve oğlak güderek büyüdüm. Hatta annemin sütü yetersiz olduğu için de keçi sütü ile büyütülmüşüm. Bilindiği gibi anne sütüne en yakın süt keçi sütüdür. Onun için keçilere karşı bir sempatim vardır. Ancak keçi ile ormanların zayıflatılması ve erozyon arasında bir bağ kurulduğu için konu bilimsel olarak ilgimi çekmektedir. Onun için konunun açıklığa kavuşması için öncelikle erozyon nedir? Keçi ne kadar erozyonun oluşmasında etkindir? İnsanın rolü ihmal mı ediliyor? Onu açıklayalım. Erozyon “Toprağın su ve rüzgâr gibi doğal etmenleri ile aşındırılması sonucunda bulunduğu yerden başka yerlere sürüklenmesidir”. Bu işlem gerçekleşince arazinin yüzeyinde bitkilerin besin elementi ve su sağladıkları kısım uzaklaştığı için bitkisel üretim istenilen ölçüde gerçekleşememektedir. Bunun oluşturduğu etkiler maddi ve manevi boyut ile ciddi sorunlar yaratmaktadır. İnsanlık, yanlış toprak ve bitki yönetimi nedeniyle yurtlarından olmuştur. Bunu da en iyi Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkler biliyor. Erozyon iki şekilde oluşur 1. Doğal yolla oluşan etkiler 2. İnsan faaliyetleri sonucu oluşan etkilerle. Doğal olan erozyon doğal sürecin bir parçasıdır. Bazı kültürel önlemlerle doğal erozyon önlenebilir. Ancak doğal erozyonun faydaları da bulunmaktadır. Eğer doğal erozyon olmasaydı bugün Çukurova diye bir verimli tarım ovası olmaz idi. Denizlerdeki canlıların büyük çoğunluğu erozyon sonucu ırmaklardan denize taşınan organik bileşikleri tüketerek yaşamlarını sürdürmektedirler. Ekosistemin işleyiş mekanizması içinde canlıların birbirini yiyerek sürdürülebilirliğinde doğal erozyonun bir miktar faydası da vardır. İnsanın yarattığı erozyon ise çok daha ciddi sorun yaratmaktadır. İnsanın doğaya hakim olması ile başlayan doğa-insan savaşının bir parçası olarak devam eden erozyon riski günden güne artarak devam etmektedir. İnsan Doğa İlişkisi Orta Asya da yanlış arazi kullanımı ve otlatma sonucu yurtlarını terk etmek zorunda kalan Türk boyları Anadolu’ya vardıklarında adeta her tarafı yeşilliklerle kaplı bir yurt bulmuşlardı. Ankara’nın Çubuk ilçesi civarında Yıldırım Beyazıt ile Timurlenk’in fillerinin orman içinde ağaçların altında saklanarak savaştıkları söylenmektedir. Arkeologlar MÖ 3-4 bin yıl önce Orta Anadolu’da yaşayan Hititlerin Çukurova’ya şimdiki Gülek boğazından inmeyi denediklerini yoğun ormanlarla karşılaşmışlardı ki, ondan başka da geçiş yolunun olmadığını belirtiyorlar. Milattan önce 430 yılında Atinalı Kirus (Kyrus M.Ö. 401) Kilikya Bölgesinde her türlü meyve ağaçları ve asmaları bol olan bir ovaya indiğini ve burada susam, darı, buğday ve arpa yetiştiğini belirtmektedir. Karatepe rölyeflerine yansıyan resimlerde bölgede hurma tarımının yapıldığı belirtilmektedir. Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde, Adana ovasında ekilmiş arazinin çokluğundan ve nimetlerinin bolluğundan söz ederken, portakal, limon, zeytin, incir, nar ve şeker kamışını överek, pamuğun her tarafa buradan gittiğini, halkın çoğunun pamuktan para kazandığını söyler. 1850 yıllarından Alman Elçisi Karataş ilçesine yoğun bitki örtüsü ve yırtıcı hayvanlardan dolayı gidemediğini ve Doğankent civarından geri dönmek zorunda kaldığını belirtiyor. Dinlerin kökeni olarak bilinen Hz. İbrahim, Mezopotamya’daki Ur şehrinden gelmiş, 75 yaşına kadar Harran’da tarımla uğraşmıştır. Nemrut’un, Hz. İbrahim’i Urfa kalesinden Mancınık ile dev odun ateşinin üzerine atması ve odun parçalarının mucizeyle birer balık olması geçmişte bölgenin ormanlık olduğunun ve verimli alanların varlığının bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Gaziantep’e palmiye bahçeleri arasından girdiğini söyler. Gavurdağının ve Torosların yüksek çam ağaçlarından bahsedilir. Bugün ise kuru tarımın ve zeytin, fıstık ve asmanın dışında susuz hiç bir ürünün yetişmediği herkesin malumudur. Uygarlığın beşiği olarak anılan bölgede geçmişten günümüze yürütülen arkeolojik kazılar, bu bölgede geçmişte tarımın yapıldığını ve yanlış toprak yönetimi sonucu arazinin bozunuma uğradığı ve bunun sonucu olarak zaman zaman büyük göçlerin yaşandığı yönünde deliller ileri sürmektedir. Tüm bu gelişmeler, tarihi bilgi ve belgeler toplum olarak arazi kullanımı konusunda çok duyarlı olmadığımızı göstermektedir. Bu süreçte ne tür yanlışlar yapıldı? Veya ülkemizin erozyon ve çölleşmeye neden olan başlıca etkenler nelerdir 1. Mera niteliğindeki arazilerin bir bölümünün sürülerek tarıma açılması, 2. Meraların kapasitesinin üzerinde otlatılması, 3. Tarım alanlarının yerleşim yerlerine açılması (Adana bunun ciddi bir örneğidir), 4. Plansız göçler sonucu yerleşim yerlerinin aşırı büyümesinin doğa üzerinde yaratığı tahribat, 5. Ormanların tahribi,gibi faktörler yanında doğal erozyonun da etkisiyle ülkemizin dağlarından ovalarına ve denizlerine geniş bir sedimantasyon taşınması gerçekleşmiş ve süreç devam etmektedir. Azalan meraların yetersizliği, hayvan yemlerinin azalması sonucu ülkenin hayvan varlığında da ciddi zaaflar yaşanmıştır. Tarım dışı alanların tarıma açılması ve hayvanların beslenme alanlarının sınırlandırılması doğal olarak ormanların beslenme alanı olarak seçilmesine neden olmuştur. Keçi; koyun ve sığırlardan farklı olarak daha dayanaklı olması ve orman ağaçlarının yapraklarını tüketiyor olması nedeniyle eskiden beri erozyona neden olan bir hayvan olarak bilinir. Bu süreçte keçinin konu olması ve keçi nezdinde erozyonun nedenleri ve çözüm yolarının tartışılması bilimsel ve sosyo-ekonomik yönden bir bütün olarak işlenmelidir. “Günah Keçide mi?” Söz konusu “Orman, Keçi, Erozyon ve Turizm” konulu tartışmada, keçi erozyona neden olabilir mi? Olursa etkisi ne kadar olur? Bu konuda ulus ve uluslararası literatür ne diyor? Keçinin bulunmadığı bölgelerde erozyonun nedeni nasıl açıklanacaktır. Örneğin erozyonun yoğun yaşandığı İç Anadolu Bölgesinde ne kadar keçi bulunmaktadır. Keçi Akdeniz ikliminin bir hayvanı. Ve bu kuşağın hakim bitki örtüsü ise makiliklerdir. Yani kısa boylu bitkilerdir. Keçinin binlerce yıldır bu ekolojide yaşadığı ve bulunduğu doğa ile iç içe mutlu bir şekilde bugüne kadar geldiyse ve erozyona neden olduğu konusunda da ciddi bir verinin olmadığı gerçeğini dikkate alırsak sorun keçi değildir anlayışı ortaya çıkar. Keçi yüzünden Akdeniz makilerinde önemli bir azalma olup olmadığı ciddi araştırmalarla ortaya konmaya muhtaçtır. Tabii siyasiler değil, ormancılar, botanikçiler, peyzaj mimarları, zoologlar ve ziraatçılar tarafından. Sorularının cevabı söylendiği gibi, sorun keçi değil İNSAN. Günah Keçisi Nedir” Hepimiz “inatçı keçi”, “keçi gibi dağa tırmanan” “keçileri kaçırmak” ve değişik anekdotlar yanında keçinin sütünün ne kadar yarlı olduğunu biliriz. Ancak keçi hakkındaki en eski anekdot ise “günah keçisidir”. Yahudilikte günahlardan arınmanın bir yolunun da Tanrı’ya kurban vermek olduğu; bir keçi alıp çöle saldığımızda onunla günahlarımızdan da arınacağımız (uzaklaşacağımız) gibi bir inanış bulunuyor. Bu keçiye de “günah keçisi” adı veriliyor. O gündür bu gündür herhangi bir olumsuzluk olduğu zaman bir günah keçisi aranır. Sanırım bu gün biz iyi niyetle de olsak erozyonun sorumlusu olarak günah keçisini seçmiş bulunuyoruz (Umarım çevremizde gördüğümüz bunca çirkinliğin sorumlusu da keçi değildir). Kaldı ki doğadaki her canlımım bir birine katkısı var ve mutlaka biyolojik çeşitliliğe değer vermemiz gerekir. Ayrıca ekolojik bakış açısı ile başta üniversiteliler olarak coğrafyamızdaki bütün gen kaynaklarını korumak ve geliştirmek zorundayız. Aksi takdir de dün yabancı ırk sığırlarda başımıza gelen yarın yabancı ırk keçilerde de gelebilir. Şimdiden gen kaynaklarımıza sahip çıkalım. Erozyonun Nedeni Keçi mi? Yoksa İnsan mı? Son yılarda sanki erozyona neden olan günah keçisi olarak fatura bizim orman köylüsünün biricik katık kaynağı olan keçilere biçildi. Evet, keçi orman tahribatında önemli bir tehdit. Ancak tek başına bugün erozyonun nedeni keçi değildir. En azından şunu biliyoruz ki keçinin olmadığı bazı ekosistemlerde de yoğun erozyon yaşanıyor. Sonra keçinin orman için faydası da vardır. Keçi ağacın gövdesindeki daları ve yaprakları bir yere kadar tıraşladığı için yangında bu tür ağaçların kurtulduğunu ormancılar çok iyi bilirler. Ancak Adana ve çevresinde yaşanan tarım dışı arazi kullanımı dikkate alındığında keçinin zararı neredeyse yok denecek kadar azdır. Literatürden bildiğimiz erozyonun % 95 nedeninin insan kaynaklı olmasıdır. Keçinin sahibi de insan. Keçiyi nereye sürersen oraya yayılmaya gider. Çoban ormana götürürse ormana, ovaya götürürse ormana. Osmaniye’den tutun Mersine kadar neredeyse eski E5 yolunun sağlı solu her tarafı artık işgal altındadır. Binci sınıf tarım arazilerinin hepsi beton altında. Bölge sürekli bir göç altında. Halen de Adanın etrafından insan yerleşkesi için hâlâ tarım arazileri arsa olarak satılmaktadır. Adana’nın çevre mahallelerinde yoğun göçün yaratığı alt yapı yetersizliği, ikili eğitim, dengesiz gelir dağılımı, işsizlik ve buna bağlı olarak artan kapkaç, hırsızlık ve terör olgusu kanımca daha büyük zarar vermektedir. Adana kentinin yetersiz park ve yeşil alan eksikliği nedeniyle artık insanlar Adana’da hava alacak yer bulamıyor. En azından işsiz güçsüz genç insanların enerjilerini alacak yeşil alan, spor yapabileceği ve olumlu yönde zaman geçireceği alanların olmaması erozyon kadar önemlidir. Sonuç Bilimsel bulgular ışığında bakarsak, dünyada doğal erozyon bütün şiddeti ile devam ediyor. Buna yapılacak pek müdahalemiz yok. Bu doğanın yasası. Ancak insan eli ile şiddetlenen erozyonu engelleyecek önlemler almamız gerekir. Bu bağlamda Belediye Başkanının duyarlılığı önemli. Bu duyarlılığı, geri dönülmez bir yanlış olacak 2B konusunda da göstereceği ümidimi korumak istiyorum. Herkesin üzerinde yaşadığımız toprakların kaybolmasına duyarlılık göstermesi gerekir. Başta da siyasiler. Ancak bölgemizdeki erozyonun insan kaynaklı olduğunu bildiğimiz için keçiden çok devletin başta 2B yasası olmak üzere doğayı tahrip eden yasaları geri çekmesi gerekir. Köyden kente göç engellenmeli. Şehirlerin plansız programsız daha da büyümesi engellenmelidir. Toprak yasası mutlaka çıkarılmalı. Toprak Su Teşkilatı yeniden kurulmalı. Tarım arazileri üzerinde yerleşke ve sanayi tesisi açılması engellenmeli. İnsanların bulundukları yerde mutlu olacak önlemler alınmalı. Başta insanın eğitimi önemli bir görev olarak kabul edilmelidir. Bütün sivil tolum kuruluşları bu tür anlayışlara destek vermeli. Bilimsel olarak erozyonun nedeni olarak gösterilen yukarıdaki olguların ışığında eğer bugün erozyon konusunda suçlu ayağa kalk denirse, “Keçi mi? İnsan mı?”, bana göre İNSANIN ayağa kalkması gerekir. Onun için erozyonun esas sorumlusu keçi değil, İNSAN türünden birileri ve bazılarıdır. Bunun için sayın başkanın erozyon konusundaki duyarlılığı anlıyorum ve destekliyorum. Bu konu aynı zamanda benim bilimsel sorumluluğum içinde bulunmaktadır. Ancak halen suçlunun keçi olduğu konusunda ben de tatmin olmuş değilim. Ve diyorum ki, acaba üniversite olarak bu konuda biraz daha mı duyarlı davransak. Hani şu çarpık toprak ve kentleşme politikaları konusunda biraz daha duyarlı olsak. Bilimsel sorumluluğumuz bunu gerektiriyor. Bölge halkı da üniversiteden bilimsel sorumluluğa uygun olarak bölgenin sorunlarına yönelmesini istemektedir.
|
|||||||||||||||
|
| anasayfa | belediye | tüyad | muhtarlıklar | müze projesi | halk kütüphanesi | türkelli kitabı | |
|||||||||||||||